Marmara Haber [Nokta] Net - Bu kadar net!

Tavsiye Et Günün Haberleri Ana Sayfam Yap Sitene Ekle Seri İlanlar İletişim Künye

 

ÇOK OKUNANLAR

 ARŞİVDE ARAMA

 

 Namaz Vakitleri

 

 

 

"Kamame Kilisesi'nin anahtarı Hoca daydı. Bu anahtar âdil bir elden, zalim bir ele geçirildi."
 Reklam
Kilise'nin anahtarı HOCA'daydı!
15 Şubat 2010 Pazartesi 04:16
"Kamame Kilisesi'nin anahtarı Hoca daydı. Bu anahtar âdil bir elden, zalim bir ele geçirildi."

Cihat Uçar ve Eser Gedik, Bizim Mahalle’nin genç Şair-Yazarlarından Suavi Kemal Yazgıç ile röportaj gerçekleştirdi.
MilliGörüşPortal.Com’da yayınlanan röportajı istifadenize sunuyoruz.


Röportaj: Cihat UÇAR - Eser GEDİK

"RAHİBELERİN REFAKATİNDE DOĞUM"

Sizi gazete, dergi ve internet sitelerindeki şiir, hikâye ve yorum yazılarınızdan tanıyoruz. Biraz kendinizden bahseder misiniz?

1972 doğumluyum. Tam olarak 19 Mayıs 1972’de sabah namazından takriben bir saat kadar önce Taksim civarında bulunan Alman Hastanesi’nde. Annem o zamanlarda çevresinden duyduğu tavsiye üzerine o hastaneyi tercih etmiş. Doğduğum dönemde hastanede Alman şvesterler çalışıyormuş. Yani rahibe hemşireler.

Hem annem hem de babamın iş hayatında olması sebebiyle çocukluğum büyük ölçüde teyzemin ve anneannemin yanında geçti. Çocukluğumun pek çok saati alnımı evin camına dayayarak annemin gelişini beklerken yaşandı.

Ben pamuğa sarılıp ihtimamla büyütülen, bu yüzden de sosyal hayata, arkadaşlıklara geç kalmış bir çocukluk geçirdim. Lüzumsuz derecede uslu bir çocuktum ben. Okumak yazmak hayatımda hep bir yer tuttu. İlkokul çağında roman ve şiir yazmaya, lisede ise köşe yazıları kaleme almaya heves ettim.
Okula ilk gün yengemin kızı Dilek’le birlikte gittim. Etraf ağlayan çocuklarla doluydu. Ben ise akranlarımın niye ağladığını anlayamadım.

Sarılık, suçiçeği, kızamık, kızamıkçık… İlkokulun ilk üç yılında uzun bir hastalık listesini tecrübe ettim. Neredeyse sınıf tekrarı yapmamı gerektirecek kadar çok zamanımı evdeki yatağımda geçirdim bu yüzden. Yine de eğitimim aksadı diyemem. Ders çalışmaktan hoşlanmayan ama iyi notlar alan bir ilkokul hayatım oldu. Orta öğretim hayatımda teşekkür belgesi almaya en çok yaklaştığım yıl olan ortaokul birinci sınıfta resim dersinden bütünlemeye kaldığımdan, "çerçeveleyeceğim" bir belgeden mahrum kaldım. Hoş almış olsam da, şimdi üniversite diplomamın hangi kolide durduğunu hatırlamayan biri olarak, onu da duvarıma asmayacağımı rahatlıkla söyleyebilirim ama bunlar ayrı bir bahis.



Liseden itibaren çuvalladım. Lise birde beş bütünlemem vardı, ikinci sınıfta ise üçe düştü bütünleme sayım. Son sınıfta hocalarımın katkılarıyla bütünleme olmadan mezun oldum. Bilhassa matematik hocam beni geçirmek için inisiyatif kullandı ve bu parlak lise kariyerime inat ÖSS’ye girdiğim ilk sene Gazi İİBF Kamu Yönetimi Bölümü’nü kazandım.


Ders kitaplarından hiç hoşlanmadım ama okumayı da hep sevdim. Daha okuma yazmayı bilmediğim yıllarda bana alınan çocuk kitaplarını insanlara okuta okuta ezberler, sonra da parmağımla takip ederek "ezberden" tekrar edip okuma taklidi yaparmışım. İlkokulda en sevdiğim iki yazar ise Enid Blayton ve Jules Verne idi.
Beni en çok anneannem etkiledi. Pek çok kitap olan bir evde büyüdüm ama anneannem bir kitaba çok önem verirdi. Mehmet Akif’in Safahat’ı. Gözleri yorgun olduğu için o Safahat’ı başkalarına okuturdu. Dolayısıyla şiire kulak verilen bir evde büyümüş oldum.

Oyuncaksız kalmadım elbet. Birçok oyuncağım oldu. Bütün o oyuncakları bir kenara bıraktıktan sonra kibrit kutusundan uzay gemisi yapıp, makaradan "astronotlarımla" sonsuzculuk oynama ise en sevdiğim şeydi. O yıllardan içimde kalan uhde oyuncak ise bana aybaşında alınacağı vaat edilen ama alınmasına gerek görülmeyen Kuzey Kalesi idi. Vaatte geçen ayın başı hiç gelmedi. Benim takvim bilgim de zayıf olduğundan, "ne bitmezmiş bir aymış bu" diye sormayı akıl edemedim.

PARAYI ÖLDÜREN ADAM!

Teyzem, anneannem ve iki aylıkken vefat eden kız kardeşim Deniz hep on iki yaş öncesinin anılarıdır. Çocukluk ve gençlik anılarımda "ölüm" faslı özel bir yer tutar. Bugün geriye dönüp bakıyorum da "çocukluk anılarım" için şahit gösterebileceğim kimse kalmadı desem abartı olmaz.

Bir de hatırlayamadığım ama bana sonradan anlatıldığı için "anı" olarak isimlendiremeyeceğim bir olay var. O da bana verilen madeni paraları yoldan geçen otomobillerin altına atarak anneme "Ben parayı öldürdüm. Artık çalışmana gerek kalmadı" demem.


Şairliğin öğrenilebileceği ve şiiri kurallarına göre yazılacağını öğreten eğitim kurumları var mı? Yoksa şairlik usta çırak ilişkisi çerçevesinde gerçekleşen bir olgu mu?

 “Şiir öğretilmez ama şair öğrenir” demiş İlhan Berk. Bence doğru. Kurumsal bir yapı bünyesinde “şiir” barınamaz. Orada barınan şey olsa olsa “Ölü Ozanlar Derneği” filminde okunup “yırtılan” kitapta bahsedildiği kadar şiirdir. Yani şiir değil şiirin öldürülmüş ve mumyalanmış cesedi. Usta-çırak ilişkisi de bunun istisnası değildir ama “kurumsal” soğukluktan daha anlamlı geliyor bana. Kurum deyince ise aklıma gelen en olumlu şey “baca kurumu”. O derece yani…

Yazmış olduğunuz ilk şiirinizi hatırlıyor musunuz? Hatırlıyorsanız şiirinizi hangi duygular içinde yazmıştınız?

İlkokul üç veya dördüncü sınıftaydım. Bir şiir yarışmasına katılmak üzere ilk kez şiir yazdım. O yarışmadan hiçbir şey kazanamadım ama sınıf arkadaşları arasında bir muhabbet vesilesi oldu şiir. Öyle öyle derken başlamışım.

Şiirleri hayatımıza nasıl yansıtabiliriz ve yaşarız?

Şiirle hayat arasında böyle bir ayna münasebeti var mı emin değilim. Varsa bile “düz bir ayna” değil bence. Lunaparklarda yer alan ve karşısına geçeni biçimden biçime sokan aynalardan olabilir. Kimileri hayatlarını şiire yansıtmayı daha doğru buluyor. Şiiri yaşamak ise Dostoyevski’den Raskonlikov’u taklit etmesi kadar abes bir şey bence.

“ŞUURSUZLUK TOPLUMUMUZA CAZİP GELDİ”

Kültür erozyonuna yol açan en önemli etkenlerden bir tanesi olan televizyonu konu almak istiyoruz. Televizyonlar adeta insanlarımızın kafasını uyuşturan ve şuurunu kaybettiren bir yapıya sahip. Sizce televizyonları kapatırsak hayatımız nasıl olur?

Biz zaten erozyona uğruyorduk televizyon üzerine geldi. Uyuşmaya, uyutulmaya talip olduğumuz için televizyon bu kadar sevildi ve yayıldı. Şuursuzluk daha cazip geldi bize. Televizyonun talip olduğu etkiyi kişisel gelişim kitaplarından yada çok satan romanlardan da edinmiyor muyuz? Ne de olsa “tüketim” toplumu olmak bunu gerektiriyordu. Bugün ise giderek daha çok insan televizyonunu kapatıp interneti açmaya başladı. O daha etkili daha cazip çünkü. Bir gün televizyonun zamanı geçince şimdi matbaa makinesine ona yaptığımız muameleyi çekip “entelektüel” bir araç gibi görmeye de başlarsak ben şaşırmam. Önemli olan televizyonun açık yada kapalı olması değil bizim gafil olup, olmamamız.

Aşk duygusunu ve ızdırabını yaşamış şairlerin dilinden düşmeyen iki kelime vardır. Bunlar “belki ve keşke” kelimeleridir. Şair olarak bu kelimelerin etkisinde kaldığınız oldu mu?

Belki olmuşumdur. Keşke olmasaydım.

Birazda gençlik üzerinde durmak istiyorum. Eskiden halk arasında bir söz vardı “onlar geleceğin teminatıdır” bu sözü zamanımıza göre nasıl yorumluyorsunuz?

Ben eskilerden öyle bir söz bilmiyorum diyeceğim ayıp olacak. Ancak emin olun çok atasözü, deyim okumuşluğum var ama bu sözü duymadım. Gelenekte bir karşılığı yok bu sözün. Belki tercüme bir ifadedir. Bence bu sözler gerçekten sorgulansa “kof” ve “çürük” oldukları anlaşılabilir. Her şey bir tarafa. Rasim Özdenören’in Düşünsel Duruş kitabının son yazısı benim de duygularımı karşılıyor.

Dünya gündeminden hiçbir zaman inmeyen bir olay var. Adı Ortadoğu meselesi. Siyonist İsrail işgalci güçleri Filistin’i abluka altına alıp oradaki Müslüman din kardeşlerimize soykırım yapıyorlar. Sizde bir yazar düşünür olarak bu manzara karşısında neler söylemek istersiniz?

Osmanlı Şemsiyesinin kapatılmasından sonra doğdu Ortadoğu. Yani Birinci Dünya Savaşı'ndan hemen sonra. İngiltere ve Fransa'nın aralarında paylaştıkları topraklardan ilk Yeni Ortadoğu çıktı. Mesela Irak diye bir devlet icad edilir ve bu yeni monarşinin başına Şam'da kurduğu devleti Fransızlar tarafından yıkılan Emir Faysal muvazzalı bir plebisit ile atandı. Suriye ise Fransız "mandasında" kaldı. İngiltere ile Fransa arasındaki paylaşımı işaret eden ve 1916'da İngiltere temsilcisi Sir Mark Sykes ile Fransa temsilcisi M. F. George Picot arasında imzalanan söz konusu anlaşma ile Filistin'in uluslararası bir statüsü olmasıyla İsrail'e giden o uzun yolda önemli bir adım daha atılmış oldu.


Kemame Kilisesi / Kudüs

Böylece Osmanlı Devleti'nin Bağdat vilayeti, "Irak" adlı bir devlete dönüştürüldü ve İngiliz egemenliğine bırakıldı. Buna karşılık Halep ve Şam vilayetlerinden de "Suriye" isimli bir devlet çıkarıldı. Tarihsel olarak Suriye'nin bir parçası olan Beyrut ve çevresi ise "Lübnan" adıyla ayrı bir devlete dönüştürüldü. Daha güneyde, Ürdün nehrinin batı yakasında ise o zamana kadar sadece coğrafi bir bölge olan "Filistin" İsrail haline getirildi. Nehrin doğu yakasında ise "Transjordan" (Ürdünötesi) adlı bir devlet kuruldu. Bu devlet bir süre sonra sadece "Ürdün" ismiyle anılmaya başlandı. Böylece eskiden Osmanlı şemsiyesi altında yaşayan insanlar harita üstünden cetvelle çizilmiş ülkelere ayrılılar! İkinci Dünya Savaşından sonra bir "Yeni Ortadoğu" daha kurulur. Bu sefer İngiltere ve Fransa'nın yerini ABD alır. İngiltere ile Fransa'nın İsrail rüyası, ABD hegemonyası zamanında realize edilir. "Soğuk Savaş" denen o büyük aldatmaca devam etsin diye bazı yerlerde Rusya'nın adı telaffuz edilse de bunun bir masaldan başka bir şey olmadığı zaman içinde anlaşılır. "Yeni Ortadoğu"lar zaman içinde 1956 Süveyş Krizi, 1970'lerdeki Petrol Krizi, 1991 Körfez Savaşı ve daha bu satırlara sığmayan bir çok olay silsilesinde defalarca eskir ve tekrar gündeme gelir.


“ORTADOĞU’NUN ANAHTARI HOCA’NIN ELİNDEN ALINDI”

Nasıl bugüne kadar "Yeni Ortadoğu" ismi bölgede her zaman için mevcut hegemonyanın devamını ve güçlenmesini sağlamak için edilmiş bir kavram, daha doğrusu bir etiket olarak gündeme gelmişse bundan sonra da aynı gerekçe ve hedefler çerçevesinde dile getirilmeyi sürdürecektir. Yani bir şeyin (hegemonyanın) değişmemesi için birçok şeyin değişmesine göz yumulur.

Ortadoğu kelimesinin başına "yeni" sıfatı ise tek bir koşulda uygun düşebilir. O da Ortadoğu’yu Ortadoğu yapan hegemonyanın kırılması halinde... Falih Rıfkı Atay, Zeytindağı adlı kitabında Osmanlı Devleti'nin güçsüzlüğünü anlatırken bilmeden sonraki dönemler boyunca yaşanacak çatışmaların sebebini de ifşa eder. "Kamame Kilisesi'nin Hıristiyan milletler arasında bölünmüş olduğunu bilirsiniz, içerisinin her parçası ve kilisenin her hizmeti bir başka cemaatindir. Bu cemaatler yalnız anahtarı pay edememişlerdir. Anahtar bir hocada durur. Bütün bu kıtalarda biz işte bu hocanın görevini yapıyoruz." Sahi "Yeni Ortadoğu" anahtarın âdil bir elden, zalim bir ele geçirilmesinden başka nedir ki?



Etiketler : Kilise'nin, anahtarı, HOCA'daydı!,



Bu Haber Toplam 2574 Defa Okunmuştur
Yorum Ekle Arkadaşına Gönder Yazdır Yukarı
 

Boğaz Turu Organizasyonu Aktivitelerinize Hizmette
Boğaz Turu Organizasyonu Aktivitelerinize Hizmette

İnternetten Kredi Hesaplamanın Yolu Nasıl?
İnternetten Kredi Hesaplamanın Yolu Nasıl?

YHT 'de seferler bugün başladı
YHT 'de seferler bugün başladı

İşte Bayram namazı vakitleri
İşte Bayram namazı vakitleri

Saçınızın ilacı Argan yağı
Saçınızın ilacı Argan yağı

Ünlü sanatçı kalp krizi geçirdi
Ünlü sanatçı kalp krizi geçirdi

İsrail'e operasyon başlatıyoruz
İsrail'e operasyon başlatıyoruz

İşte İsrail'in yeni işkencesi
İşte İsrail'in yeni işkencesi

Peygamber türbesi havaya uçtu
Peygamber türbesi havaya uçtu

Sigara kara pakete giriyor
Sigara kara pakete giriyor

 
Cumhurbaşkanı kim olsun?
Abdullah Gül
R.Tayyip Erdoğan
Kemal Kılıçdaroğlu
Devlet Bahçeli
Haşim Kılıç
Selahattin Demirtaş
Deniz Baykal
İlker Başbuğ
Meral Akşener
Mustafa Kamalak
Ahmet Erçakır
GTSÇÖ -8 Anayasa
P.Ümran DURAN
Teravih Namazı Faziletleri
Sevgi Nihan AKINCI
HAYATA DAİR HİÇ GAYRETİ OLMAYANLAR ÖLÜ SAYILIR
Fuat Türker
Küfrün Acı Azabı
Dr.İbrahim Ethem AFŞİN
Astım Nedir?
Dr.Bekir ÇAKMAK
ROTAVİRÜS AŞISINI İHMAL ETMEYİN!
Nuran KESEN
BÜYÜMEK LAZIM
   Tüm Yazarlar
 
 

 

 :: Ana Sayfa :: Günün Haberleri :: İletişim

  Siteden yararlanırken gizlilik ilkelerini okumanızı tavsiye ederiz.
© 2000-2011 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
Haber Merkezi: